22 Aralık 2009 Salı

Disiplin

Günün birinde disiplin lehtarı bir şeyler yazacağımı beklemiyordum. 20'li yaşlara kadar disiplin, Fatih Terim'in tarzını saymazsak; lisede bir kuruldu benim için. Diğer üyeleri kimdi tam hatırlamasam da, saçının önünde bir tutam beyaz saç olan müdür baş yardımcısı Hayrettin Bey'in bu kurulun başı olduğunu "kurul"a gerçekleştirdiğim yedi ziyarette aklıma kazımışım. Çoğu siyasi sebepleydi. Manisalı Gençler'le ilgili okulda eylem yapmak, KESK'in iş bırakma eylemi için boykot tertiplemek, bildiri dağıtmak gibi onurla taşıdığım dosyalarımın yanısıra; 15 sene sonra bakınca komik gelen bir kaç disiplin ziyaretim de var.

Bornova'da bira içip okula alkollü gelmek
Derse şortla girmek (üst taraf gömlek kravat)
Boş derste batak oynamak

Nasıl oldu bilmiyorum bir biçimde bu kuruldan bir ceza çıkmadı aleyhime. Uyarı, kınama bile almadım. Herhangi bir ceza aldığımda kafama taktığım en büyük etkisi, üniversiteye gidince Kredi-Yurtlar'dan yurt veya burs hizmeti alamamak olacaktı. Ceza alsaydım Cevizlibağ Atatürk Öğrenci Yurdu'ndaki bir aylık "müthiş" barınma deneyiminden mahrum kalacak, hala 1,5 milyar faiz borcu kalan (zamanında da pek bir hayrını görmediğim) Yurt-Kur kredisinden istifade edememiş olacaktım. Ceza alsam da olurmuş sanki buradan bakınca, racon yapardık hiç değilse.

Disiplin, sonraları hayatıma bende zerresi olmayan "self-discipline" kavramıyla girdi. Okul zamanı hiç tutamadığım "Hacı bu dönem ben bütün derslere giriyom artık" yeminleri, iş hayatında bugünün işini hep öbürgüne bırakmalarım, hatta çok sevdiğim bu blogu bile istikrarla yürütemeyişim...Bende disiplin yok, bu kesin. Hayrettin Bey bir ceza vereymiş zamanında, nush ile uslanırmışım belki. Sanırım artık geç biraz.

Şimdi ise, başına buyruk davranmayı meslek edinmiş 4 yaşındaki iki arkadaşı disipline etmek zorundayım. Tam da otoriteyi kabul etmeyen, disiplinli davranmayı bilmeyen bir babaya göre bir iş. Yandık kara kara.
Doğdukları günden beri özgürlük/disiplin terazisi açık ara özgürlükten yana basan Nisan ve Güney büyüdü artık. Yavaş yavaş kurallara uymayı öğrenmek zorundalar. Toplum hayatı bunu gerektiriyor. Evde idare ediyoruz hadi, biz yokken okulda da pek iyiler. Ama beraberce dışarı çıkınca bir yerlere tırmanmalarını, atlamalarını, sokakta yerlerde yuvarlanmalarını, döküp saçmalarını bir miktar kontrol altına almak gerekiyor. Yoksa yıpranıyor insan. Misal markete girdiğimizde birisi market arabasına tırmanıyor, diğeri boy itibariyle önünü göremediği arabayı sarhoş bir şöför gibi sürüyor; biz de koridor boyunca yıkılan raflardan dökülenleri toplamak, birilerine çarpmamalarını ya da arabayı devirip bir kaza yaşamamalarını sağlamakla mükellefiz. Ha doğru, aslında alışverişe gelmiştik, bir şeyler de almamız gerekiyor fırsat olursa.
Baktık olmayacak, ki zamanında ilk gittikleri ana okulunun psikolog müdürü dediklerini anımsadık "Siz Nisan ve Güney'le çok iyi arkadaşsınız sizi anne-baba olarak görmüyor; otoritenizi tanımıyorlar."
En son, bir oyuncakçının altını üstüne getirdikleri için çocuklara olmaması gerektiği gibi bir tepki veren tezgahtar kızla kavga ettikten sonra karar verdik. Evet tezgahtar kız denyo idi, ama bizimkiler de kural tanımayı öğrenmeliydi. Dönüşte arabada başladık.
"Artık biz de kızan anne baba olacağız. Siz güzellikle söylenenden anlamıyorsunuz. Bir şeyi bir kere söylediğimizde yapmazsanız, kızacağız. Hala dinlemiyorsanız, ağlamaya-bağırmaya-kendi aranızda kavga etmeye-söz dinlememeye devam ederseniz uslanana kadar sizinle konuşmayacağız."
Dördüncü dakikada Güney havadan bir konuya ısrar edip Nisan'a bağırmaya başlayınca; ilk konuşma boykotu başladı. Boykotun ikinci dakikasında Sezercik'in ses tonuyla, 80'lerde duvarlara astığımız ağlayan erkek çocuğu posterindeki bir simayla;
"Anneciğim, babacığım neden benimle konuşmuyorsunuz? Ne yaptım ki size, hı ne yaptım? Bari dinleyin, bir şey anlatmaya çalışıyorum. Yazık değil mi bana?" cümleleriyle içimizi dağlıyordu. Ölmek var, dönmek yok.
Bir-iki günlük geçiş döneminde her yaşananı anlatmadan sadede geliyorum. Zannedersem Nisan'la Güney'in tek eksiği onları keskin biçimde sınırlayacak bir anne ve baba imiş. Bir haftanın sonunda hayatlarının en mutlu ve uslu dönemlerini yaşıyorlar. "Tamam" demeyi, "peki" demeyi öğrendiler. Renklerindeki canlılığı söndürüyor muyuz bilmiyorum; ama bizim gözlerimizdeki renklerin sönmemesi adına büyük bir adım oldu. Disiplin şart diyor, bu disiplini kendime de uygulayarak blogu düzenli biçimde güncelleme kararı alıyor; Hayrettin Ok'a korkuyla karışık bazı duygular sunarak şimdilik huzurlarınızdan ayrılıyorum.

6 yorum:

Magissa dedi ki...

Bugun bir baska blogdan yola cikarak geldigim kitap linkini paylasayim dedim konuyla alakali olarak: http://www.idefix.com/kitap/freuda-ne-yaptik-da-cocuklarimiz-boyle-oldu-catherine-mathelin/tanim.asp?sid=JMT9DM42VN6NXCMINCH6

Sevgiler

M

Godfather dedi ki...

Sevgili Magissa,

Kitap harika görünüyor, teşekkürler. Tabii insan böylesi kitaplardan korkabiliyor da, gerçekler/yanlışlar yüzüne çarpacak hesabı:)

Yine de edinmeli,
Çok sağol,

Zeynep dedi ki...

ah, aah.. bu yollardan iki kere geçmiş bir anne olarak, sessiz protestonun çocukları çok derinden etkilediğini, ve uzun yıllar bunu hatırladıklarını ve sık sık "sen bi kere benimle konuşmamıştın, ben çok korkmuştum" diye size duygusal çemkirme yöntemiyle suçluluğu had safhada yaşatabildiklerini bildirmeyi görev bilir, arz ederim. ne cümle yazdım ya...

bizde en çok işe yarayan yöntem, özellikle dışarıda, evden çıkarken kural hatırlatması oluyordu. ben dilini kullanarak, "raflardaki marulları top gibi havaya attıığınızda ben çok utanıyorum, marullar yere düşünce ezik yerleri oluyor ve satın almak zorunda kalıyorum, siz bunu yaptığınız sürece de szinle beraber alışverişe çıkmaktan çok çekiniyorum" diye bir uyarı çakıyordum direkt. önce bir "kitap gibi konuşma lololo" diyorlardı. sonra ciddi bakışımı göreünce kabulleniyorlardı. bir de tabi bunu hakkaten ve hakkaniyetle uygulamak gerekli. o marullar bi kere atılsın, bir sonraki alışverişe gelmiyorlardı, istedikleri kadar ağlasnlar.

evde duvarlardan sekme durumlarında ise, "siz sakinleşene kadar ben odamda/mutfakta oturacağım, bu haliniz beni çok rahatsız ediyor, kafanızı vuracaksınız diye endişeleniyrum" diyip hakkaten duruncaya kadar başka bir yerde oturmak hem kendi sağlığım hem de onların "anaa, annem dayanamadı bakmaya" diye durmalarına sebep olabiliyordu. bazen. bazen de "oley annem yok iyice edelim salonun içine" diyebiliyorlardı. o zaman kötü bakışı ve "beni bağğıran anne yapmayın" uyarısı işe yarıyor.

kolay gele.

Harika dedi ki...

http://www.7cokgec.org/cocukta_olumlu_davranislar_gelistirmek.php

linke belki göz atabilirsiniz.Gerçek hayatta yazılanlar kimi zaman gecersiz ama belki faidesi olur.

Annenin yazilarini da bekliyoruz!
sevgiler,
harika

kahvegibi dedi ki...

Bunlar çok zeki çocuklar, şimdi bir takım metotlarla yaramazlıklarını engelleyebilirsiniz ama daha sonrası için mümkün olmaz. şöyle hele bir ortaokul filan olsunlar, güçlerini birleştirip yaramazlık yapıcaklar. İşte o zaman allah kolaylık versin.

Çok seviyorum ben sizin çocukları :)

ozgur dedi ki...

ben gecen ay hastaneye kaldirildim bi, 3unun pesinde kosmaktan su icmeyi unutmusum 12 saat kadar, susuzluktan bayildim.

liliana anlayamiyo haliyle de, 2 yasinda ikizlerin onunde annenin bayilmasi hic de hos bi olay olmadi, hastanenin onunde beklediler ortaligi ayaga kaldirarak, ben camdan el salladim falan trajik sahneler yasadik.

ama garip bi etkisi oldu, bazen sinan oyyyyyle yoruyo ki beni, gozlerimden yaslar akmaya basliyo sinirden. deli panik oluyolar bu kez, anne iyi misin, anne biz usluyuz bak oturuyoruz, anne cok seviyoruz seni yaramaz pis cocuklar degiliz biz nolur yine ölme. (dusmemin olmek degil de bayilmak oldugunu anlatamadik bi turlu, ingilizce konusurlarsa i didnt die, i passed da turkceye gore oldum)

seytana uysam protesto olarak kullanacagim bakin boyle yaparsaniz yine hastalanacagim diye de, ne kadar oleyazsam da ana yuregi one cikiyor:) aman ben iyiyim siz sakin korkmayin uzulmeyin diye neredeyse yaramazliga tesvik ediyorum o mazlum hallerini gorunce:)

disiplin cok zor!

aminta.