16 Aralık 2008 Salı

Asi Gençlik ve Titreşim

video

Değer mi?

Geçenlerde arkadaşlarla oturuyoruz. Halimize acıma durumundaydı yine herkes. Vah bize vahlar bize. İnsan ister istemez kendini savunma durumunda buluveriyor. Ben de anlatıyorum en davalı avukatı halimle; "öyle demeyin ama, vizyon filmlerinin yüzde altmışına gidiyoruz. Ha sırayla gidiyoruz ama gidiyoruz işte. Taksim' e çıkıp iki tek atalı daha 10 gün olmadı vesaire vesaire" Dedi ki arkadaş; "Ama gülüm biz anlattıklarını hergün yapıyoruz. Yani rutinimiz o be canım" Hımm, dedim. Bunu düşüneyim bir. Arkadaşın arkadaşı da dedi ki; "bunca sıkıntıya nesi değiyor çocuk yapmanın?" Bunu soran da arkadaş olamaz zaten en fazla arkadaşın arkadaşı olur. O an farkettim ki, insanın çocuğuna duyduğu sevginin pek tasviri mümkün değil. İkamesi yok bir kere. İnsan hayatta başka neyi severken dişlerini sıkar ki, ısırmamak için? En efsane aşklara şehvet denen tuhaf his karışır, bencillik bulaşır. Ama bu başka birşey, çok saf, çok tutkulu, art niyetsiz, çıkarsız, karşılıksız, taparcasına.


Kuzusunu kucağına alan ve seven bir anne ya da baba figürüne dikkat ediniz, gıdıdan öperken yavrusunu, elleri tombişlikleri sıkmakla acıtmamak arası en hassas çizgide profesyonelce kiltlenmiştir. Burun delikleri o güzelim kokuyu içine çekmek için kocaman açılmıştır. Ve muhakkak kendini tutmanın sıkıntısı vardır yüzünde bir yerde. Tutmasa insan kendini, ısırır minik dirsek çukurunu, gıdıdaki boğum arası çizgiyi öperken kızartır, avuç içi kadar popoyu parmak izi yapar. O his tarifi imkansız bir duygudur.


Ergenliklerine kadar, bizi sorgulama yaşına gelene kadar yani, bir kraliçe gibi hissedeceğim kendimi. Audrey Hepburn' um sanki, Sharon Stone' um bir nevi, Adile Naşit' im, türk kahvesiyim, nutellayım, Beyoğlu' yum, ışıklı bir köprü manzarasıyım, Rus sirkiyim, define adasıyım. Yani onlar için ben vazgeçilmez olanım. Bütün hatalarıma, bağırmalarıma, sıkılmalarıma, telaşıma, mutfak mesaime, ev toparlama gerginliğime, elektrik süpürgesi sesine rağmen, onlar için ben, vazgeçilmez olanım, güven kelimesinin anlamıyım, özenilenim, beğenilenim, hedefim, amacım. Kim hayatta tek bir hareketle alabilmiş ki bu sıfatların birini bile?


Ne kadar kızsam da "hayıy, anne getircek suyumu" cümlesinde içim gururla , "ne güzel kokmuşsun aşkım" dediklerinde gözlerim yaşla doluyor. Güney uyurken saçlarımı okşadığında, tüm şampuan reklamlarında sadece ben varım. Nisan t-shirtümü giymek istediğinde Tiffany' de kahvaltıyı çekiyorum ve tüm gardolaplardayım o sahnedeki halimle. "Anne okusun masalı" dediklerinde Adile Naşit' im ben, adını saymayı unuttuğum kuzucuklar ağlıyor sanki yatmadan önce. Ve koşup koşup kocaman sarılıp dudağımdan öptüklerinde, hem de her seferinde, sanki hiç yokmuşum önceden, hiç varolmamışım da tam o an hayatın anlamının tam ortasında açmışım gözümü sanıyorum.


Ey arkadaşın arkadaşı, değiyor her anına evet. Ki daha yaşattıkları 3 senelik bir heyecan ve tutku. Daha bunun harçlıkları ile ilk kez kendilerinin alacağı müzik cd' sinin ne olacağının merakı, havaya atılacak kepleri, omuzumda dindirilecek aşk acıları, pişirecekleri ilk makarnanın tadı, bardağımı uzattığımda buz atacak olmaları var.

Şimdiden değdi, İlk kucağıma aldığımdaki kokuya bile değmişti. Bunlar hep ikramiyesi, bonusu...

Hayat boyu habire büyük ikramiye çıkacak desem, oynamaz mısın bu kumarı?


14 Aralık 2008 Pazar

Bir Dengesizlik İşi

İkizlerimiz olacağını öğrendikten kısa bir süre sonraydı rutin muayenede doktorumuzun ultrason görüntülerine bakıp, kısa bir sessizliğin ardından "Biraz daha bekleyip görelim." deyişi. Anne karnında Nisan ve Güney arasındaki ağırlık dengesi Güney lehine bozulmuştu. Orada bahsetti sonradan saygımızın katlanarak artacağı Kadın-Doğum Uzmanımız Levent Ağabey ilk kez "Bazı ikiz gebeliklerde bir bebek diğerinden daha rahat beslenir, hatta kardeşinin besininden bile çalar." Tabii fazla pimpirikli anne baba adayları ve internet işbirliği ile bir kaç gün içinde Şikago üniversitesi mi neresi tam hatırlamıyorum Tıp fakültesinin ikiz gebeliklerdeki semptomlar üzerine doçentlik tezleri okurken buldum kendimi.

Bir kaç hafta sonra rahatlattı Levent Ağabey bizi, "İkisinin de sağlığını etkileyecek bir durum yok ama oğlunuz fazla obur. Kızınız zor besleniyor. Anne karnındaki bu durum karakterlerini de etkiler, oğlan açgözlü olacak. Kız ise zorluklara daha dirençli, daha fedakar bir karakterde olur. Bakın görün." Tek bilinmeyenli denklemlere inandığımız günlerdi, bir biçimde aklımıza kazındı bu cümle.

Aylar geçti, Nisan ve Güney dünyalı oldu. Hep aklımızda bu sözler ya, gerçekten de hayat doğruluyor gibi bu durumu. Sırayla emzirirken Ayşen, Nisan ve Güney'i; Güney sabırsızlanıyor. Bekleyemiyor sırasını, Nisan'sa hakkını kardeşine veriyor, sessizce bekliyor vardiyasını, boncuk boncuk bakıyor aç karnına. Vay be dedik, öyleymiş demek.

Nereden bilelim bu tahteravallinin hiç dengede kalmayacağını, bir aşağı bir yukarı çalışacağını hep. Karakterleri, birbirlerine göre tavırları, ilişkileri hep değişken oldu. Üç senenin sonunda şunu diyebilirim. Her ateşli hastalıktan sonra çocuğun huyu bir tur değişiyor. Sinirli çocuk sakinliyor iyileşince, ya da tam tersi. Eskiler biliyormuş.

İlk haftalar Nisan hep vericiydi, Güney ise doyumsuz. Daha küçük doğan, daha aciz olan Nisan'a hep pozitif ayrımcılık yaptık, Güney hakkını kendisi fazlasıyla alıyordu nasıl olsa. Yanyana yatırdığımızda Nisan Güney'e uzanıyordu sevgiyle, Güney kendi alemindeyken. Güney akça bir çocuktu, gören bakmadan sevmeden geçemiyordu. Kendisini sevdirmeyi biliyordu. Nisan ise daha kırılgan ve narindi, merhamet duyuyordu insan ister istemez.

Doktorların "ne hastalığı bu bulamadım" demeye utanarak isim koyduğu "Beşinci Hastalık" ve "Altıncı Hastalık" deneyimlerinden sonra, altı ay civarı, ilk yazlarındayken Nisan daha dişli bir karaktere büründü. Güney tipik bir erkek çocuk saflığındayken Nisan işini bilir oldu.

Ve o sıralar farkettik, Nisan ve Güney bir tahteravallide idi. Karakterlerini tek başına belirleme lüksleri yoktu. Birbirlerine göre belirleniyordu pozisyonları, kaynakları kısıtlıydı. Paylaşmak zorunda oldukları anneleri, babaları, ilgileri, oyuncakları vardı. İkisi birden üstte olamıyordu tahteravallide. Birisi girişkenken diğeri pasif, birisi yırtıcıyken diğeri dingin olmalıydı. Biri anneci, öbürü babacı oluyordu dönem dönem. Denklemin çözümü de buydu işte.

Birkaç tur döndü. Bir Nisan Güney'siz yapamaz oldu, Güney tınmazken. Ya da Nisan talepkarlaştı, şımardı, agresifleşti; Güney anlayışın doruklarına çıktı.

Şimdi Nisan'ın hükümdarlığı sürülüyor evde. Herkesi yönetiyor. Tahtı Olimpos'un tepesinde haspamın. Kimseyi tanımıyor. Güney ise Nisan'dan korkuyor ama delicesine seviyor. Geçen gün Nisan uyurken annesine gitmiş "Nisan'ı sevelim mi, çok güzel...Ama uyandırmayalım yoksa bize kızar." demiş, ki uyansaydı kızardı. Nisan yoksa bile oyuncağını ellemez, "Nisan oynamama izin vermez" der, bakkala gitse Nisansız önce Nisan'ın sevdiği şekeri aldırır. Platonik bir aşık gibi, bazen Nisan'a çok kızar ama deyip diyebileceği "Ben Nisan'ı sevmiyorum" dur. Öyle büyük ki Nisan'a sevgisi, ondan mahrum bırakmanın en büyük ceza olduğunun farkında.

Bir önceki evre ise Nisan'ın durup durup "Güney dansedelim mi?", "Aşkım sarılalım mı?" dediği günlerdi. Güney'in cool bir erkek umursamazlığında oyun hamuru yoğurmaya devam etmesiyle yanıtlanırdı bu girişimler. Bir mevsim geçti böyle oldu. Resmen kışa girmedik henüz, 21 Aralık'a bir hafta var. Yeni sezonu heyecanla bekliyoruz.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Bizde bize biz derler

Dün-bugün hayatımıza girmiş çıkmış ya da çıkmamış olan, ilginç telaffuzlar, kişisel tarzlar, lehçeler, diyelekler...

Çeçiç: Çiçek (1 yaş)
Nenne: Zeytin (1,5 yaş)
Bi Suyu: Meyve Suyu (Bilerek söylüyorlarmış, meyve demek zor geliyormuş)
Oburtmak: Oturmak (Memnunlar bu söylemden, değiştirme arzuları yok)
Çüknü: Çünkü
Senin Karın: Anne (Passive voice)
Onnamumumu: Oyun hamuru (Post modern söylem)
Ayakkabı: Abakka (Her çocuk böyle söylüyor nasıl oluyorsa, Türkiye'nin teki)
Fenerbahçe: Fenerbahçe (Nasıl oluyorsa kusursuz söylüyorlar :)
Teteskop: Steteskop (Bir yaklaşık sonuç)

30 Kasım 2008 Pazar

Hijyen


Hiç bir zaman temizliği çok önemseyen birisi olamadım. Daha doğrusu şu, herkes kadar temizimdir sanırım ama pislik, toz ya da mikrop beni çok germedi. Yere düşen bir şeyi alıp, üfleyip yiyenlerden; lokantada çatalım yere düştüğünde değiştirmeye gelen garsonu, düşmüş çatalı alırken "Sağol hocam gerek yok" diye refüze edenlerdenim. İnsan dışında cümle mahlukat yerden sokaktan yiyor mikrop kapmıyor da biz miyiz bu alemin en zayıf bünyesi diye de feveran ederim. Konumuz tam bu değil ama bir girizgah gerekiyordu ve yaptık, her neyse.

Güney bir temizlik delisi. O yaş grubunda örneği olmayacak kadar uç noktada ama. Kıyafetine su içerken, yemek yerken bir damla bir şey damlamayacak, eskeza damladıysa anında değişecek. Yemek yerken her lokmadan sonra ağzı ıslak mendille silinecek. Şu sıra hasta biraz, burnu silmekten kıpkırmızı oldu. Hala da huzurlu değil, çıldırıyor çocuk burnunun akma fikrine karşı. Aklına geldikçe siliyor. Parka gidiyoruz, zemheri kış her taraf. Ayakkabısının içine bir kum tanesi mi kaçıyor, üşenmiyor ayakabıyı çorabı komple çıkarıp temizliyor. Gece uykusunda terliyor ve çok huzursuz oluyor bundan. Gayri ihtiyari gece uyanmalarında, gözü dahi açık değilken panikle çenesinin altını (gıdı) kontrol ediyor şuursuzca. Terlemediyse rahatlayıp uykusuna dönüyor. Terlediyse şayet anında değişecek tüm üst baş. Günlük ortalaması yaklaşık 10 kat kıyafet değişimi. Sonra Ayşen gece 2'lere kadar ütü yapsın, ah bu çocuklar. Ebeveynliğin raconu bu, ağlayıp dert yanacaksın evladından.
Kısacası, bu titizliğe şaşıyorum arkadaş ben. Üç yaşında bile değilsin, neyin hijyenidir diye kendimizi yiyip bitiriyoruz. Bunların ağzından halının üstüne dökülen kırıntıları yiyebilecek kadar hijyene uzak bir kişinin oğlu bu ya :)
Böylesi bir ortamda, Tema vakfı umarım eve protestoya falan gelmez, günlük ıslak mendil ve peçete tüketimimiz Selpak'ın bilançosunu etkileyecek kadar ciddi. Kabaca hesaplıyorum, doğdukları ilk bir iki hafta çok küçüklerdi. Tuvalet sonrası temizliklerini pamuk ve ılık suyla yapıyorduk. Onu geçersen bir aylıktan bezi terkettikleri iki yaş sonrasına kadarki iki sene boyunca günde ortalama 1-2 paket ıslak mendil tükendi bu evde. Nisan ve Güney doğmadan önce bebek alışverişi yaparken Bübchen marka bir ıslak mendil ittirdilerdi bize, 2005'in parasıyla 12 milyondu 72'lik paketi. Biz de evladiyelik bir şey sanarak aldık herhalde onu, çocuklar bir kaç aylıkken ziyadesiyle farkettik ıslak mendilin kontrolsüz alınırsa bütçeyi sarsabilecek bir yeteneği olduğuna. Dalin-Bebedor-Huggies mütevazılığında geçtik genelde, tabi Dalin'in üç al iki öde kampanyalarına ve Mendix markalı jananlı paketi olan 1,59 YTL'lik nefis fiyatı olan kaliteli mendilimsine saygılarımı sunmadan geçmem, geçemem.

Geçemem demişken, Hürriyet'te Tüketicinin Erkan Abisi'nde mi, Ekonomi köşesinde mi yıllar önce bir haber vardı. Şu an hiç hatırlayamadığım dandik bir ıslak mendil markasının patronu çıkmış "Piyasadaki ıslak mendillerin yüzde bilmemkaçı kanserojendir" diye açıklama yapıyordu. Hayatımda bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. Ulen şerefsiz moruk madem böyle bir tezin var gideceksin Sağlık Bakanlığı'na ihbar edeceksin. Hürriyet Gazetesi'nde kendi ürününün resminin altında "Benim malım dışındakilerin alayı kanserojen" iması verip de bu kanser fobisini kendine yontmak da neyin nesi? Sen öyle dersen moruk, ben de piyasadaki ıslak mendil üreticilerinin patronlarının yüzde 10'u şerefsizdir derim, demesi bedava ya.. Dilerim kimya mühendislerin yanlış test yapmışlardır da her gün kendi poponu sildiğin mendil kanserojendir, yetmişinden sonra popo kanseri olursun. Demeden geçemeyeceğim. Ölümüne üzülmeyeceğim az sayıdaki insandan birisi olabilir şu dünyada.

Dönelim bizim Güney'e. Arkadaş silinedursun ıslak mendille. Bir tane çekti mi paketten yüz tane geliyor seriye bağlamış halde. Peçeteleri avcunda olmadan uyuyamıyor. Siliniyor da siliniyor. Elini sabunluyor, parfüm sıkınıyor, kötü kokuya tahammülü yok. Cif reklamı gibi. Nisan'la da bir milyar tane genimden üç tanesi ortaksa en fazla, ikisi buradaki genlerdir. Yerden kurabiye kırıntılarını toplayıp yiye yiye Güney'i izliyoruz biz silinirken, Nisan'la beraber.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Soylu bir çocuk


Ölümden korkmaya başlayalı çok oldu. Bir de dünyaya iki çocuk getirmiş olmanın her hisse kattığı kuvvetlendirici etkiyi düşünün . Babam başta olmak üzere bütün babaları tebrik ediyorum buradan. Nasıl başarmışlar ağız birliği etmişcesine "Babalar hiç bir şeyden korkmaz" mitini yerleştirmeyi. Erkeklere has bir beceri sanırım, aynı yalandan ağız birliğini "Ben çok kral askerlik yaptım." tavrında da koruyoruz. Hepimiz birbirimizin sırdaşıyız değil mi? Halbuki korkmayı baba olduğum gün öğrendim ben.

Issız Adam'ı izledikten sonra niyetlendik iki yıldır cesaret edemediğimiz Babam ve Oğlum'un CD'sinin jelatinini yırtmaya. Üç sene önce, ilk izleyişimde babasını çiğneyip geçen solcu genç karakterinde buluyordum kendimi, babama yaptıklarımı sorguluyordum sinemada ağlarken. Üç sene sonra atletle gezen oğlunu bırakıp giden, "Ne hakla?" ölen adamın yerine koyduğumu farkettim. Gittim uyuyan Güney'le Nisan'ı sevmeye kalktım beceriksizce. Ama uyansalar o anda ağlamamı gizlemeyi başarırdım, buna eminim.

Nereye geleceğim. Balıkesir'e deplasmana giderken, benzincinin pompalı tüfekle öldürdüğü Karşıyakalı Özgür Soylu paramparça etti beni. Başbakanımızın pompalı tüfeği teşvik edişine, deplasmana giden 21 yaşındaki çocukları tribün teröristiymiş gibi gösteren medyaya, Özgür'ün ruhuna karşı omuz omuza veren Karşıyaka-Göztepe-Altay-Buca-İzmirspor tribünleri özelinde İzmir'in asaletine dair konuşabilirim sabaha kadar. Ama ben Özgür'ün değil, babasının yerine koyarken buldum kendimi, çok değil 5 ay öncesinde Özgür'ün son yolculuğunu yaptığına benzer bir Mercedes 303 içinde bira içerek Kocaeli'ne gittiğim dumanaltı bir Karşıyaka deplasman otobüsünde, bir koltukta oturmuşluğum olmasına karşın.

Yüzbir tane kimliğim var, dönem dönem birisi baskın hale gelir Sevgili olurum, öğrenci, çalışan, İzmirli, Çemişgezekli, Karşıyakalı, Galatasaraylı olurum, muhalif, tutucu, BAL'lı, facebook'ta bir profil. Ama baba olduğun günden beri, en çok babasın. Hep babasın. Tesadüf değil, alfabenin ilk iki harfinden mamul olması bu unvanın. En baştaki kimlik bu. Özgür, Kocaeli deplasmanına geldi mi bilmiyorum. Muhtemelen gelmiştir bilemeyiz. Ben 90-91'de Alsancak Stadı'nda Karşıyaka'yı izlerken 3 yaşındaymış ama. Biliyoruz bunu. Onun babası da günün birinde oğluyla maça gitmeye özenmiş midir acaba, ben oğlum ve kızımla maça gitmek için heyecanlanıyorum. 3 yaşındalar.

Özgür soylu bir çocukmuş, orası kesin. Kaçımız karşılıksız aşkının peşinden Balıkesir'lere, Giresun'lara gideriz ki? Ve kaçımızın aşkının türküsü rengarenk söylenir? Şu an damardan, oluk oluk üzülmek istiyorum. Dudaklarımı ısıra ısıra sinirlenmek, kadim dostum kadim Göztepeli Taylan'ı arayıp "Soylu"luklarına teşekkür etmek istiyorum. Pompalı tüfeğin hiç icat edilmemiş olmasını istiyorum. Özgür'ün kirli sakalına yeşil-kırmızı atkısını dolamış haliyle aramızda olmasını istiyorum. Uyuyorlar, uyanmasınlar istiyorum ama biliyorum ki, Nisan'la Güney uyanırsa gözyaşlarımı gizleyebileceğim, o kadarcık gücüm hep var.

18 Kasım 2008 Salı

Sınırı aşmamak



İnsan çocuğu melek zannediyor ama değiller. Yetişkinler kadar hatta genelde fazlasıyla sinirleniyorlar. Bizimkilerin sinirlendiği noktaları buraya listelesek, yarın öbürgün anaokulunda aynı sınıfa düşecekler, onlarla tanışacak kişiler, ne bileyim gelecekte Nisan ve Güney'le duygusal ilişki yaşayacaklar bilse baştan ona göre davransa.

Nisan; masal başlangıcındaki "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken" denmesine çok kızar. En keskin bıçak sırtıdır. "..ben dedemin beşiğini.." diye girilmesi gerektiği hususunda nettir.

Güney; bir mantık çerçevesinde dizdiği oyuncaklarının ellenmemesini ister. Herhangi bir şeyi bir yere rastgele koymamıştır, aklında kesin bir gerekçe vardır. Sen dan diye onun düzenini bozarsan gerilir çocuk.

Nisan; söylediği bir şey anlaşılmadığında çok kızar, küplere biner. Dediği bir seferde anlaşılsın ister. Ağlar ses tonuyla"Çükknü ben senin kusun da değilim kusun da..ben senin kusunum." dediğinde "çünkü ben senin kuzun da değilim kuşun da. Ben senin kızınım" dediğinin bir seferde anlaşılmasını ister, tartışma istemez.

Güney titizdir. Gömleğinin koluna bir damla su geldiğinde hemen değişmesini, parkta ayakkabısına kum kaçtığı vakit anında kumun ayakkabıdan tahliye edilmesini, bir şey yer veya içerken ağzının her lokma/yudumdan sonra itinayla silinmesini ister. Yapılmazsa iyi sinirlenir, ters çıkar, sert yapar.

Nisan; saç stiline müdahale ettirmez. Saçlar dağınık ve lüle lüle duracaktır, toka moka yalan şeylerdir.

Güney; kıyafet tarzına karıştırtmaz. Gömlek sever, kemer sevmez. Kotu asla akmayacaktır. (akmak: kemersiz pantolonun düşmesi) Çorabının ucundaki dikiş gergin ve her parmağa muntazaman oturacak, çorap gerilebildiği kadar çekilecektir yukarıya. Tarzını bozmaya çalışanı harcar.
Nisan, icat çıkarırsan gerilir. Hanfendi yatıyorsa yatacaktır, evde oynuyorsa oynayacaktır. Yok dışarı çıkalım, vay oyun oynayalıma gelmez. Kararı o verecektir.
Güney unutmayı affetmez. Üç ay önce bile bir söz verdiysen unutmayacaksın, yemeyeceksin sözünü. Akşama parka gidilecekse gidilecektir. Asabını bozmayacaksın çocuğun.
Nisan statükocudur, bir oyun bir kere o koltukta oynandıysa; aynı oyunu başka koltukta oynamaz. Saklambaçın ebesi hep aynıdır, hep aynı şaka yapılacaktır. Rol değiştirmeye gelemez.
Güney hijyeniktir, her yerde tuvalete girmez. Girse de yapmaz. İnatlaşırsan ağzına sıçar, yine de o alışveriş merkezinin tuvaletine sıçmaz.


11 Kasım 2008 Salı

Günün Özeti

Baba eve yorgun ve mutsuz gelir. Zili çalar.
İçeriden her zamanki sesler;

- Ben açıcam, anne sen dur. Ben ben..
- Kızım dur, üstteki kiliti döndüreyim sen açarsın kapıyı.
- Ben ben.

Heyecanla açar Nisan kapıyı. "İzlemez olaydım" baba Lig TV'li bir kıraathaneden dönmektedir.

- Nooldu baba?
- Yenildik aşkım Fener'e, dağıldık.
- Neden?

Güney gelir içeriden,
- Hayıy, sen karıştırdın. Biiiz dağılmadık.

1 Kasım 2008 Cumartesi

Kupa kızı ve maça valesi


Güney pilav sever, Nisan makarna;
Güney peçeteyle oynar, Nisan bezle;
Güney sarılır, Nisan öpücük atar;
Güney babaya benzer, Nisan anneye;
Güney olduğu gibi görünür, Nisan göründüğü gibi olur;
Güney dikkatle izler, Nisan heyecanla katılır;
Güney unutmaz, Nisan şaşırmaz;
Güney resim yapar, Nisan sayı sayar;
Güney hızlı koşar, Nisan iyi tırmanır;
Güney şarkı söyler, Nisan dans eder;
Güney Nisan'ı özler, Nisan Güney'e güvenir;
Güney samimidir, Nisan bilinçli;
Güney inanır, Nisan ikna eder;
Güney toplar, Nisan dağıtır;
Güney titiz, Nisan rahat;
Güney düşmez, Nisan kalkmaz.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Nisan ve Buzdolabı - Episode 2

video

( Sahne Nisan ve elinde Episode 1’un kahramanı, film sonunda döndürülen –öldü sanılan ama ölmeyen- vantuzlu fare ile açılır)
İiiyooo...Onun tombiş ayaklarını sevebilirsiniz. Bunun ayakları hiç pis değil. (Oyuncak farenin yapıştırma vantuzunun yalanan bir şey olduğunun bilinciyle yalamaya başlar.) Dilimle yalıyorum. Yalıyorum. (Sandalyeden iner aşağı) O fırın kağıdı hala cebinde duruyor mu? Katlayalım, bakın. Oğlum bak, şöyle katla. Baba...yan. Benim .............(anlaşılamadı) böyle katlayın dedi. Anladın mı oğlum? Böyle biraz katlıyosun, böyle katlıyorsun. Oğlum bunu ben senin cebine koyacam, istersen al istersen alma. (Babanın cebine koyar) Hadi bu telefonu bitir de git. Annen burdan yere düşer gibi oluyor. (bkz: episode 1 “Sen çok yaklaştığın için düştüm”) (Yalamaya başlar.) Neye güldün? (Vantuzun hızla yapışması gerektiğini anımsar.) Çok hızlı.(Çottanak...Patır kütür)Neye güldün? Saçmalama..

* fırın kağıdı = elektrik faturası

19 Ekim 2008 Pazar

1001 gece masalı





Sayılara fazlasıyla takılmış birisi olarak nasıl bu kadar geç keşfettim bilmiyorum. Neyse ki, bir süre önce ayıktım mevzuya, geç kalmadan. Bugün; 19 Ekim 2008; Nisan ve Güney'in dünyadaki 1000. günü.

Bir Z-raporu, bir ara toplam alalım derim bu 1000 günde.

1000 günlük baba olmak demek, artık çocuğunun (çocukların) olmadığı zamanı bilmemek; en fazla hayal meyal hatırlamak demek. 5 sene önceki bir tatil anılarının sözü açıldığında, içinden "Allah allah Nisan ve Güney'i nereye bırakmışız da gitmişiz?" diye geçirmek.

1000 günlük anne olmayı en güzel Ayşen anlatır, ama hakkını vermeli tekrardan. 1000 günlük ikiz çocuk annesi olmak demek bir kaç bin günlük anneliğin eforuna, tecrübesine bedel bence.

1000 gün demek (son 150 günü bezsiz desen) aşağı yukarı 10.000 kere alt değiştirmek; yani 10.000 adet Prima bez, kabataslak 1000 paket ıslak mendil demek. 10.000 kere beslemek; anne sütüyle, Aptamil-2 ile, ev yapımı yoğurtla, meyve ezmesiyle, patates kızartmasıyla, balıkla şununla bununla. Birkaç yüz bin kere "Hadi canım aç bakalım ağzını, büyüyemezsin yoksa" demek.

1000 gün demek, 40 küsür santimlik, el kadar canlıların "Tapınak şeklindeki sürahiden su içelim, iyi fikir" diyebilmesini sağlayacak bir süre demek.

1000 gün demek, "Nefes alıyor mu?" diye kendi nefesini kesip elin göğsünde nefesini dinlemeye çalıştığın bin gece demek.

1000 gün demek hatırlayabildiğin günlere geliyor olman demek. Su gibi geçen, farkına bile varmadığın sana ait 10 küsür bin günün üstüne, kendi çocuklarının hiç bir anını unutamadığın bin gününün muhasebesini çıkarmak demek.

16 Ekim 2008 Perşembe

Nisan ve buzdolabı - Bebek kafası

video

(Magnetlerle oynarken magnetler yardımıyla tutturulan kağıtlar düşer) Düştü kağıdım. Bak senin yüzünden oldu oğlum. Sen çok yaklaştığın için oldu...oğlum. Bi daha çok yaklaşma bu da senin suçun. Şunu taksana. Şunu almalıyım, şunu yerden almalıyım. Bu bir mıknatıs. Şunu taksana oğlum iş kağıdına..(dolaba yapışmış vantuzlu fare elinde kalır. donma anı) ...gerek var. Önce şunları düşerken almalısın. Şunu..ah. (Vantuza asılır ve buzdolabının dijital göstergesinin kapağı elinde kalır.) Şöyle oldu. Kırılcak gibi. Oynuyo yerinden. (Kapağı çıkmış dijital rakamlar daha bir parlak görünür). Oynuyo yerinde çıkçak gibi. (Yerine takma çabaları) ıh. Oğlum sen şunu düzeltsene,(fareyi ipinden tutup döndürmeye başlar) yapamadı anne. (Çılgın gibi döndürerek fareyi) Fotoğrafı..Fotoğraf mı çekiyosun bana? (Yerinden çıkan kapağı anımsar) Anne bu işi yapamadı, çok tehlikeli bir iş oldu. Kırılcak gibi.

6 Ekim 2008 Pazartesi

Bir Gün Herkes :)


Çocuklara takım angaje etme mevzusunu çetrefilli buluyorum. Genelde çocuk dayatılan takımı tutmadığı gibi, farklı takımı tutan yetişkinlerin girdiği rekabeti de komik buluyorum. Aslında yazmazdım da, ekşi sözlük'te azuth açmış bulununca konuyu, içimi dökesim geldi.

Babam çok iyi bir Beşiktaşlı. Hatırlamadığım yaşlardan başlayıp 5 yaşına kadar süren bir "kerhen Beşiktaşlılık" ben de yaşadım. Beş yaşındayken Galatasaraylı olmak istedim. Galatasaray'ın adını-rengini-oyuncularını seviyordum. Ateş beni çağırıyordu. Babam muhtemelen bir şey istemiş olmamın mutluluğuyla asla köstek olmadı.
Çocuklarımla kurduğum ilişkinin "takım boyutunda" babamın davranışını baz aldım. En az onun kadar esnek olmalı, özgür bırakmayı başarmalıydım çocuklarımı. (Önceki cümlede tırnak içindeki ifadeyi kaldırmak da mümkün.) Hiç istemediğim takımları tutmaları yahut bu mevzuya komple kayıtsız kalmaları ihtimalini göze almalıydım.

Öte yandan da, bu esnek ve özgür ortam hiç bir şey yapmamayı gerektirmiyordu. Çocukların özgür iradesini kabul ettiğim sürece makul düzeyde propaganda serbestti elbette. Ben de "Eylemde birlik, propaaganda ajitasyon serbest" ilkesi uyarınca sarı-kırmızı giysi de aldım çocuklarıma, Galatasaray maçına da götürdüm. Karşıma çıkan fırsatları da kullandım Galatasaray tarafına çekmek için.


Güney, olanca hesaplanabilir tepkisiyle, babasına benzerliğiyle, daha bir haftalıkken üzerine geçirilen sarı kırmızı renklerin etkisiyle, her futbolcuya Hakan Şükür der haliyle Galatasaray'ı sevdi.
Öte yandan Nisan 2. yaş gününden bir kaç hafta sonra; bir gün kendi kendine "Ben Beşiktaşlıyım" dedi, hiç sözü geçmezken. Ve evdeki en baskın taraftar rolünü oynamaya başladı. Baştan karışmayacağız dedik, karışmıyoruz. Hatta asilik hoşuma da gidiyor :) Çoook geçmişte bir Fenerbahçe sempatizanlığı olan, son on yılda Fenerbahçe sempatisinin antipatiye dönüşmesi hariç takımlara olan mesafeyi eşit tutan Ayşen anneyi şirin kız numaralarıyla baştan çıkardı Nisan. Boynunu büküp "Annecim benim için Beşiktaşlı olur musun sen de?". Tuttu bu numara. Başarıdan sonra Nisan iyice cesaretlendi, Güney'le baba-oğul "Sarı-kırmızı-şampiyon-Cimbom" çekerken bana parmak sallayıp "Bundan sonra Şampiyon Beşiktaş diyeceksin, siyah-beyaz diyeceksin" der oldu. Bu kadarına da yok artık. Özgürlük dediysek :)

7 ay kadar evde Kartallar ve Aslanlar biçiminde cepheleşmiştik ki; Nisan'ın 15 gün önce yine kendi başına bir karar alıp Galatasaray saflarına katıldı.
3 yaşına erişmemiş iki çocuğun son kararı olması zor ihtimal bu seçimin. Öte yandan da, sanki pek gölgede kalmış gibi dursa da Cimbom 2 yıl 8 aylık ömürlerinde iki Galatasaray şampiyonluğu gördü bu çocuklar. 2006 kuşağı sarı-kırmızı demesin de ne desin :)












26 Eylül 2008 Cuma

Beni görmek demek

12 Eylül darbesi olduğunda henüz 119 günlük bir bebek dahi olsam, doğum tarihim işimi hep kolaylaştırdı. 119 günün verdiği avantajla kendimi 12 Eylül kuşağı'nın dışında tutar oldum sohbetlerde. Daha bir rahat attım tuttum 12 Eylül'le ilgili. Ancak dürüst olalım. 12 Eylül elle tutulur bir gerçeklik olmadı benim için. Kitapların sobaya atıldığı, mahallede bize oyun oynatan İrfan Ağabey'in polislerce götürülüp geri getirilmediği anları bilfiil yaşamadım.


Ve farkettim ki, elle tututlur olmayan çeşitli gerçeklikler vardı önümde. Bir önceki nesilden bana gelen, ama benim gerçeğim olmayan. 12 Eylül gibi. 12 Eylül'ün kendisi değil sonuçlarıydı benim gerçeğim. Tıpkı Öztürk Serengil'e asla gülemeyişim, Nuri Sesigüzel'in, Göksel Arsoy'un, Şenol ve Birol'un belki Hümeyra'nın anne ve babamların neslinde bıraktığı etkiyi idrak edemeyişim gibi. Kendimi bildim bileli bir Nuri Sesigüzel fenomeni vardı, ancak bana halihazırda fenomen olarak sunulan Sesigüzel'in bana sunduğu pratik onu fenomen olmanın yanına bile yaklaştırmıyordu. Ve Nuri Sesigüzel'i bir yıldız olarak kabul etmenin gerekliliği, bu ön kabul beni fazlasıyla rahatsız ediyordu.



Baba olunca anlarsın dediler, baba oldum ve anlamaktayım usul usul. Kendi fenomenlerimin çocuklarım tarafından anlaşılmayacağı ihtimali beni korkutuyor. Ya 13 yaşımdan beri onlar ileride okuyup da güler diye sakladığım Leman, Pişmiş Kelle, Penguen ve Uykusuz'larımı komik bulmazlarsa? Ya beni gülmekten yerlere çalan Cem Yılmaz onların gözünde benim Öztürk Serengil'e hissettiğim anlamsızlıkta gelirse? Ne anlatacağım onlara, 5 saat önceden sıraya girdiğim Bulutsuzluk Özlemi konserini mi? Ya Leman'a değil bana gülerlerse? Arsenal maçına "Ee derlerse?", benim neden abartıldığını bir türlü idrak edemediğim meşhur Macaristan maçına karşı takındığım kayıtsızlıkta.


Olur da bundan 20 sene sonra, illa beni anlar gibi görünmek isterlerse Nisan ve Güney 321 günlükken Nobel alan Orhan Pamuk'u bir fenomen gibi görüyormuşçasına davranırlar. Gibi yaparlar. En fazla o olur.

25 Eylül 2008 Perşembe

Nam-ı Diğer

Büyükler başkasına, çocuk kısmı kendisine lakap takmayı uygun görüyor. Çocuklar vahşi deriz hep ama yok aga, esas vahşi yetişkinler. Gücünün yettiğine başka türlü sesleniyor, kendine takılan lakabı beğenmiyorsun. Çocuk daha mert vallahi.

Bizim ikizler konuşmaya başladığı günden beri kendilerine türlü türlü adlar taktılar. Bizim onlara yakıştırdıklarımızı beğenmediler, bize de (şimdilik) götelek gibisinden tuhaf unvanlar reva görmediler sağolsunlar.

Küçük me: Nisan kız olmasının etkisi var mı bilmiyorum ama, hep küçük olmaya özendi. Küçük oyuncakları sevdi, fiziken büyük her şey ona itici geldi. Daha yeni yeni edi-büdü bir şeyler gevelerken kendisinden "Küçük me" diye bahsederdi. Küçük kuzu anlamında. "Küçük me acıktı" falan derdi. Günlerden bir gün (cümleye böyle başlayınca konuyu bir biçimde Nasrettin Hoca'ya bağlamak icap ediyor sanki) Nisan "men kendimi çüçük me olarak nansediyorum" dedi.


- Nasıl yani küçük kuzular gibi mi dans ediyorsun?

- Hayıy. Kendime çüçük me diyoyum ya, öyle nanse ediyorum.


Lanse ediyormuş hanımefendi, kuzu lansmanı.


Avcı: Alabildiğine barışçıl kişiler olmaya çalışır, şiddetin-silahın zerresiyle muhatap etmez iken çocuklarımızı Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler'de Kraliçe'nin Pamuk'u katletmekle görevlendirdiği Avcı bizi ters köşe etti. Sen Güney git, Avcı'yı kendine idol belirle. Avcı geldi, avcı gitti diyor kendini anlatırken o günden beri. Neyse ki, çocuğun örnek aldığı avcı düzgün bir tip. Hümanist melekeleri gelişmiş, Pamuk'a kıyamamış birisi. Avcılar Federasyonu'nun kaale alıp bizden tekzip isteyeceğini sanmam.

Balerin: Bu nereden girdi hayatımıza bilmiyorum. Ama neden erişkin sosyal hayatındaki yeri %1 olmayan balenin, çocukların dünyasındaki etkisini algılayabildim Nisan sayesinde. Kız çocuğu baleden bir haz duyuyor. Nisan konuşmaya başladığı andan itibaren balerin diye tarif etti kendini aylarca, yıllarca. Parmak uçlarında yürüdü. Hala da ara ara yürür, iki yaşındayken kreşleri arayıp "Bale kursuna en küçük hangi yaş grubunu alıyorsunuz?" deme sebebimdir.

Yaramaz(a.k.a Nayamaz): İsyanın ilk emareleri görüldüğünde ana babaya karşı, Güney kendisine yaramazlığı reva gördü. "Ben yaramazım, böyle kabullenirseniz sizin lehinize olur." tavrı yani. Yapma denileni yapmanın ön izahatıydı Güney için "Bakın nayamaz nerden atlıyo..ehe.." Çok sinirlendiğinde de babaya-anneye taktığı unvan oldu yaramaz. Kıyamazlar ona, kızdığında bile ben sana kızıyorum demez. "Yaramazsın sen" der en fazla, içi elvermez ileriye gitmeye. En kızdığında, on dakika dayanabilir küslüğe. Onuncu dakika dolmadan koşar içeriye, saçlar dağınık, her yeri gülüyor. "Baba, babacım. Avcıya bak ne kadar hızlı koşuyor."

16 Eylül 2008 Salı

Bütün isteğim buydu





Her anne baba kadar, belki de fazlasıyla yakınıyoruz. "İki dakka durmuyorlar", "Evin altını üstüne getirdiler", "Bugün bir lokma yemek yemedi", "Bizimkilerin inadı tutmaya görsün" cümlelerini tekrarlıyoruz. Kimisi haklı, kimisi fazlasıyla öznel. Yorgunluk, çaresizlik ya da sinir anında öyle düşünüveriyor insan.

Lakin, anne - baba olarak yalnız ve yalnız bir şeyden yakınma hakkımız olsa; şüphesiz uyku konusunu seçerdik.
Nisan ve Güney'i beklerken çevreden sürekli "İkiz mi, ayy ne güzel" cümleleri duyuyorduk. Ve o kadar kolay farkediyorduk ki "ayy"ın içindeki gizli acıma duygusunu; kızıyorduk yer yer. "Ne gerek var canım böyle çok zor-üstesinden gelinmez bir şey gibi lanse etmeye?" Her neyse efendim, Nisan ve Güney 24 Ocak 2006 günü sabah 07:36 itibariyle doğdular. Ve tüm 24 Ocak'ımız, gelen tebrik telefonlarını yanıtlama, Ayşen'le ilgilenme, en önemlisi de Nisan'la Güney'i uyandırmaya çalışma çabası ile geçti. Uyuyorlardı, gelenlerin "Maşallah maşallah, uyusunlar uzak yoldan geldiler." nidaları arasında. Gece 2'ye kadar kah biz kah hemşireler çimdikledik minicik topuklarından, uyanıp iki ağız meme emsinler diye. Gece 2'de ağlayarak uyandılar. O uyanış, bu uyanış.
İlk dört ay salonda yaşadık Nisan ve Güney'le. Küçük beşikleri vardı. Biz koltuklarda uyuyorduk. Ayşen, anne kontenjanından devamlı salondaydı. Ben işe giden baba mecburiyetiyle arada yatak odasına gittiğimde, devamlı değişen bakıclardan birisi odasından salona geliyordu. Nisan, Ayşen, Güney ise uyumadılar. Hiç.
Burayı vurgulamalı. Eminim ki herkes çocuğunu büyütürken en az bizim kadar yorgun düşmüştür. Bizim tek farkımız, kayıt tutmamız oldu. Günlerin ve anların birbirinin aynı oluşundan mütevellit, dejavuyu engelleyelim kaygısıyla "Az önce kimin altını almıştık, Nisan'dı değil mi, emmiş miydi, hangi gündü o hani altını açtık da üzerimize işedi? Güney kaka yaptı mı bugün?" kargaşası son bulsun diye, an be an logfile'ını tuttuk çocukların. Ve gördük ki, Ayşen ilk 4 ay boyunca bir kere bile 3 saat uyuymamış kesintisiz, günde 25 kere emzirme 25 kere alt almaktan vakit bulup da.
Dördüncü ayın sonunda, beşiğe sığmaz hale gelince bizim canlar, yataklarına geçtiler. Biz de telsiz sistemini kurup odamıza. O zaman da iki saatte bir uyanıyorlardı, gecede onlarca kez alıyorduk virajlı yatak odası-çocuk odası yolunu koşa koşa. Ancak esas sorun, uyuymamaları değildi, uykuya nasıl dalacakları idi.
Beşiğin tıngırtısı iyiydi, ama bitti. Anne memesinde uyuyabiliyorlardı, ama bu paylaşılmayan bir anne durumunda anlamlı oluyordu. Biz de Avustralya yerlilerinin metodunu uygular olduk. Çocukları kanguruya koyup, masanın etrafında döne döne uyutuyorduk.



Kanguru metodu iyiydi aslında, dinamik bir uyutma yöntemiydi. Lakin, çocuklar büyüdükçe iyice sıkışık biçimde yerleştikleri kangurudan inerken uyanmaya başladılar. Verimliliğini kaybetti. Biz de Alaybey Tansaş'ın karşısındaki bebe malzemeleri satan dükkanın kapısını çaldık. Salıncak konusu için.
Salıncaklar, ilk tatillerimizde yanımızda götüreceğimiz kadar faydalı oldu. Çocuklar bayağı bir müddet salıncakta daldılar uykularına. Hem keyifliydi, hem de bizi "ayakta sallama/battaniyede sallama" gibi aslalarımızı çiğnemeye zorlamayan ara bir yol oldu. Bayağı bir müddet de uykuya salıncakta gittiler.

Salıncakta uyuyup yataklarına giderlerdi. Ama ağlayarak, çığlık çığlığa gece uyanması hiç azalmadı. Etraftaki "Şükür bizimkini akşam on gibi yatağına koyuyoruz, sabah 8'e doğru uyanıyor" diyen ebeveynler azalmadığı gibi. Birbirlerini uyandıracaklar, uyumadılar, ateşi çıktı yazık derken bir de baktık ki yanımızda yatıyorlar. Dört kişi, iki küçük Da Vinci'nin meşhur grafiğindeki gibi açmış kolları bacakları, bir de düz çizgi şeklinde yatan anne-baba. Aylarca öyle yaşadık. Kötü falan değildi, gece yatarken yüzüne gelen minyatür bir elden ne kadar şikayet edebilir insan?
Çocuk dediğin bokunu çıkarmaya muktedir. Bir gece yine bir gezi dönüşü baktık ki, Güney bir eliyle Ayşen'in saçını tutmuş öbür eliyle omzunu. Ayşen ise ayakta durup yatağa doğru eğilecek, aksi takdirde kımıldadığı an uyanıyor Güney, yeri göğü katıyor birbirine. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum, yeter dedim. Bu çocuk yatağında uyumayı öğrenecek tekrardan. Ferber yöntemini duymuştum, uygulamanın vakti dedim. Ne kadar ağlarsa ağlasın. Koyduk yatağına. İlk deneme.
15. dakika ağlamanın sonunda daire kapısı tıkladı. Baktım alt komşu. Ya da alt komşunun eşi. Komşu lakabı hangi cinsiyete ait bilemedim, ama alt kattaki kadın geldi kısacası.
- Çok içli ağlıyor bir sorun mu var?
- Sağolun ilgilendiğiniz için, biz de ağlamasını istemiyoruz.
- Çok içli ağlayınca...
- Benim de bir baba olarak içim parçalanıyor tabi. Sizin tecrübeli bir anne olarak varsa bir fikriniz.
- Çok ağladı biz de..
- Hanfendi siz merak ettiğiniz için mi buradasınız, rahatsız olduğunuz için mi?
(alt kattan komşu, ya da eşi, kısaca Burhan'ın sesi) - Rahatsız olduk Erdem Bey, sizin de çocukların da sesinden.
- Rahatsız olduysanız polis çağırın lütfen. İyi geceler.
Çocuğunun ağlamasının üstüne gelen her yorum fazladır bir anne baba için. En azından bizim için. Bu olayın üstüne Burhan ismi marka oldu bizim evde, Burhan Altıntop'un da katkısıyla; çocukları korkutacak sanal, ceberrut alt komşu ismi hep Burhan kaldı. Benim küçüklüğümün Burhan'ı da Tayfur idi bu arada :) Ama Ferber metodu da bir süreliğine askıya alındı. Zaten pek de hazır değildik. Erteledik.
Bieberon devriydi, biberonda süt emerek uyumaya alıştı çocuklar. Bizim yatağa iki çocuk ve yarı dolu iki biberonla gidiyorduk. İkinci masalın ortasına doğru biberonlar bitiyor ve gözler kapanıyordu. Ama dedim ya, çocuk sınırları zorlar her zaman. Değişiyor, gelişiyor. Bir kaç hafta sonra çocuk başına yarım biberon, iki tam biberona çıktı. Masallar uzadı. Keloğlan'ın gezmediği ülke kalmadı ve gözler hala tam kapalı değildi. Bir müddet daha geçti. Ki bu bir müddetin içinde benim bir aylık yurtdışı iş seyahatim falan da vardı. Gece düzenli uyumayan iki çocukla, sürekli arıza yapan bakıcılarla ve gündüzleri 10 saatlik mesaisinde işiyle uğraşan Ayşen'i kurtarmak amacıyla benim de ısrarımla 2.Ferber devrini uygulamaya başladık.
Anne ve babanın uzlaşması çok önemli başlangıçta. Yöntem kısaca şu. Çocuğun uyku saati geldiğini anlamasını sağla. Banyosunu yaptır, pijamasını giydir. Masalını oku, öp ve "Canım şimdi uyku vakti, hadi sana iyi geceler. Korkmana gerek yok ben evdeyim." de, göz teması kurmadan aşırı bir merhamet göstermeden odadan çık. Muhtemelen ağlayacaktır çocuk, ve ne kadar ağlarsa ağlasın 3 dakika boyunca odaya girme. (Ki 3 dakikanın ne kadar uzun sürdüğünü tahmin edebilir herkes) 3 dakikanın sonunda ağlama devam ediyorsa odaya gir, kızmadan ama aşırı şefkat de göstermeden "Geç oldu hadi yatmalıyız" manasında bir sözle varlığını hissettir ve çık. Ağlama kesilmezse bunu 5-7-10 (maksimum 10) dakika aralara tekrarla. Çocuk uyuyacaktır.
Kapının önünde çocukların çığlıklarını dinlerken, "Nah uyuyacak" derken bitti bir biçimde üç dakika. İlk ziyareti yaptık. Bir şey değişmedi, ümitsizliğe kapılmak üzereyken....2. dakikada kesildi sesler. İnanılmaz. Ferber bizi diskoya götür.
Tabii ki çocuk gelişiminde hiç bir şey cetvel gibi dümdüz gitmiyor. Ancak o gün bugündür Nisan ve Güney kendi kendine uyumayı başarıyor. Uykuya dalmadan bizi 20 tur çağırıyorlar. "Başucuma süt-su-meyve suyu-peçete koyabiler misin?", "Dün aldığımız küçük balerinlerin olduğu kitabı okuyamıyorum, ışığı açabiler misin?". Ağlayarak uyanıp gördükleri korkulu rüyayı da anlattıkları oluyor, su istedikleri de. Ama Ferber'e bin selam olsun ki neredeyse 1,5 yıldır Nisan ve Güney'in ciddi bir uykuya dalma sorunları yok.
Evet az uyuyorlar, evet onlar uyuduktan sonra bize kalan zaman yetmiyor. Ve evet, kimi gün uyumaları için hala gözlerinin içine bakıyorsun. Ama öyle bir şey ki, aslında uykuya daldıktan 25 dakika sonra özlüyorsun. Sabah olsun da, mis gibi kokmuş boyundan, pembe yanaklardan öpeyim diye.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Uzundur bu yollar, giderim gözüm kara # 1


Yerinde duramaz, seyahatperver bir insansanız; çocuklu hayat mobilize yaşamın bir süreliğine stabil hale gelmesidir bilesiniz. Bir kere "40' ı çıkmak" diye bir terim var. İlk kırk gün doktor dışında bir yere pek gidilmiyor. Anne zaten lohusada, memeler süte alışmaya çalışıyor. Çocuklar el kadar, bizim eller acemi. Huyunu suyunu bilmediğimiz iki insancık, üşür mü, terler mi, daralır mı, araba mı tutar?

O ilk 40 gün pek de insanın aklına sokaklar düşmüyor aslında. Ev zaten olmuş Harlem, bir dünya insan, her kafa bir ses, bezler, battaniyeler, dereceler, emzirme sütyeni, kocaman göbek, gelen giden ve getirdikleri çeyrekler, çocukların ödemi atıp kilo vermesi, emmeye başlayıp kilo alması...

İlk 40 gün bir şekil geçiyor hatta ilk 2 ay, 3 ay nispeten rahat. Babaanne ve Hala ziyaretleri dışında çocuklarla ilk kez dışarı çıkışımız Bostanlı sahile inmemizdi. İkisi de durmadan ağlamışlar, iki kucakta iki bebek, ayaklarla da bebek arabalarını ittire ittire otomobilimize dönmeye çalışmıştık. Ve evde kara kara düşünmeler. Ne edeceğiz bundan sonra?
Çocuklarla ilgili her olumsuzluk gibi bu da çabuk unutuldu ve büyükanneye gitmeyi denedik.Anneannem Manisa' nın Saruhanlı ilçesinde yani aslında 1 saat sürmeyen bir mesafede ama biz bunu da şehirlerarası saydık. Ocak 24 de doğan Nisan ve Güney' i nisan ayının ilk günlerinde büyükannelerine götürdük. Bahar havası, bahçeli evin tatlı esintisi çarptı çocukları ve 2 aylık ömürlerinde hiç olmadığı kadar uyudular pusetlerinde.

Ve bu gezinin de motivasyonu ile 3,5 aylık ikizlerimizle, o zamanlar Marmaris' te yaşayan anneannelerine gitmeye karar verdik. Biz eski biz olsak heheeeyt, açardık camları, açardık müziğin volumünü, tek bir molada yer içer, türk kahvemizi de eksik etmez, 2-3 saatte girerdik Marmarise. O zamanlar tatlı bir VW Polomuz var, bir de hırsız olduğu sonradan tescillenecek olan tombiş bir bakıcı kızımız. Araba ağzına kadar dolu, çocukları salıncakta uyutuyoruz o sıralar. Risk alamadık, salıncakları da demonte edip attık arabaya, bezler, ıslak mendiller, 5 güne ellibeş kat giysi, giysi dediğimiz el kadar tulumlar. İki puseti arka iki koltuğa bağlıyoruz, ortaya bakıcımız geçiyor. Kızın ( çalıp çırpmasa kızcağız derdim) kıçı zor sığıyor, yanları morardı dar alanda. O dar alana girebilmek için bir de ön iki koltuğun arasından atlamak gerekiyor. Bir o, bir ben devralıyorum nöbeti. Bir süre 15 dakikada bir, sonra yarım saatte bir mola vererek uzun bir yolculuk sonu varıyoruz Marmaris' e.

Ben bakıcının "sığamadım" dediği alanda bebek emziriyorum sırayla, bir Polo ön koltuğunda alt açma bezi sermiş alt alıyorum, puset terletiyor, arabayı sağa çekip, o dar alanda daha kafayı doğru dürüst tutamayan kuzuların üstüne değişiyorum. Ve hiçbirşeyi atlamıyoruz bakımda, pişik kremini de sürüyoruz, d vitaminini de veriyoruz çocuklara.

Marmaris' vardığımızda kuzular gecenin ve arabanın verdiği sersemlikle uyumuşlardı. Annemle babam iki tekli koltuğu birleştirip yatak yapmışlar, onunda yanına ikili kanepeyi dayamışlar; iki adet aşırı korunaklı yatak elde etmişler. Hatta anneanne ve dede olmanın da coşkusu ile abartmışlar, koltukların dibine pamuk yataklar serilmiş, benim ve kardeşimin bebeklik çarşafları, pikeleri serilmiş, marmaris' te edindikleri arkadaşlardan oyuncaklar anakucağı ödünç alınmış. Çocukları yatırıp, annemin şımartma menüsü zeytinyağlılarını atıştırıp, şükürlerle yatağa atıyoruz kendimizi.




İnsan ne zaman plan yapmaz, beklentiye girmez ise şans o zaman gülüyor. Bu benim tezim ve sanırım Murphy' nin de. Yani arasın diye bekledikleriniz aramaz ama ne zaman ki aklınızda "evde jöle kalmadı"fikri ve günün gazetesi ile tuvalete girseniz çalar telefon. Ya da dinlenmek için gidilen her çocuklu tatil yorgunluktan bayıltırken, anneannesi ya da babaannesi mutlu olsun diye çıkılan tatiller ilaç gibi gelir insana . Bu da öyle oldu. Bizim çocukları annemlere ya da bakıcıya bırakma gibi bir fikrimiz katiyen yoktu. Aklımıza bile gelmemişti bu olasılık. Ama tatilin ilk sabahı, Marmaris' te rahat gezebilmek için ve bütün yaz lazım olacağını düşünerek bir ikiz arabası almak için çarşıya çıkalım dedik. İki adet tekli bebek arabamız vardı ama bir hesap hatası sonucu bagaja kesinlikle sığmıyorlar, kritik açı ile sığdırabildiğimizde de bagaja fazladan bir mendil bile girmiyordu. O sebeple o arabalarla ilişkimiz başlamadan bitti. Mesela bir fotoğraf koyayım dedim ama bir tane bile bulamadım. Neticede niyetimiz hepbir çarşıya gitmek, bir araba alıp onunla eve dönebilmek. Annem dedi ki; bu sıcakta çocukları çıkarmayalım, yeni emzirdin nasıl olsa, 2 saat sonra uyuyacaklar. Biz oyalarız, acıkırlarsa mama veririz. Siz sakin sakin alıp gelin. Ahanda! 3,5 ay sonra kollarımı sallayarak dışarı mı çıkacağım? Çocuklar ağlamaktan fıtık olurlar, annem aklını kaybeder, bakıcı annemleri soyar çocukları kaçırır ve aslında bütün bunları söylersem bana terapist aranmaya başlanır. O sebeple birşey demedim. Olur dedim, içim pır pır, koşar adımlarla Marmaris çarşıya yöneldik.

İlk bulduğumuz ikiz arabası hoş ve ucuzdu ama bize nasıl yapıldığını öğretmek için dükkan sahibi arabayı kapattı ve bir daha da açamadı. Gene de bir ümit 1 saate yakın orada uğraştık. En sonunda adamcağız " ya bu olmayacak, zaten ola ki açtık, siz bu şeyi nasıl kullanacaksınız?" dedi ve biz 2 katı parayı biraz düşünerek chicco' daki ikiz arabasına verdik. Ki koca seçimimden sonraki en doğru kararımdır.


Eve taksi ile döndük. Delice çarpıyor kalbim. Bir de baktık, kuzu kuzu uyumuş kuzular. Annem bir plastik havuz şişiriyor.Uyanınca çocukları salonun ortasında içine sokacağız. Evin içine soktuk arabayı. Denedik salonun ortasında. Çocuklar uyandı. Özlemiştim iki saatte. Emzirdim, yıkadık
, oynadık, bebek arabası ile dışarı çıkardık.


Çınar mıydı adı oksijen deposu bir yere götürdü annemler bizi. Çocuklar sanki bir İsveç çocuğu, bir Amerikan evladı, tık demediler. Öyle huzurlu, şaşkın, mutluydular.

Eve döndük yorulmadan, yıpranmadan, bir ara babam kaybolmuştu biz evde çocukları uyuturken. Bir de baktım taze balık, soğuk rakı, soğuk mezeler. telsizler kuruldu, ilk emzirme 3 saat sonra filan olur iyimserliği ile iki yudum rakı içtim. Çocuklar 21.00 de uyudu ve 01.30 a kadar mık demediler. O zamana kadar ki en iyi skordu bu.

Ertesi akşam, annem -yüce insan- dedi ki, "haydi çocukları emzir, biz uyutalım da siz karı koca başbaşa bir çıkın gezin, kaç aydır hapsoldunuz eve." İnanamadım bu fikre. Olur mu olur. Koşarak gittik gene çarşıya, çok da yer aramakla vakit kaybetmedik. Barba my friend diye bir Yunan lokantasına oturduk. Masmavi tahta sandalyeler, balık ağlarından dekor, inanılmaz güzel bir müzik, taze balık, deniz börülcesi, kalamar, yeşil efe. Birbirimizin gözlerine bakmaya vakit bulamamışız aylardır, bütün seni seviyorumları çocuklarımıza kullanmışız, iltifatlar hep bebeklerin kilo alışına harcanmış, o gece hasret giderdik aşkla. İki kişi olduğumuzu hatırladık herşey gaz ve toz bulutuyken daha, aşk bize sığmadığı için, taşanlar ziyan olmasın diye çocuk yaptığımızı anımsattık birbirimize.

O gece, bu ilişkinin ve çocuklu hayatın en az 5 ayının redbull' u oldu. Ve aklıma "keşke fotoğraf makinasını da alsaydık" cümlesi gelmeyen anısını kağıda aktaramadığım nadir anlardan da biri olarak kaldı.

Ertesi gün öğlen uykusu zamanı, annemden bu sefer de "siz koşa koşa bir denize girip gelin, bir daha fırsat olur ya da olmaz, bir ıslanmadan dönmeyin" fikri ile geldi. Ama Marmaris sahil pek iç açıcı değil, her yer ingiliz, sahil hepten cafe-bar. Bir gün önce gözümüze ilişen bir aquaparkta bulduk kendimizi. Çantayı kenara atıp, koştuk kaydıraklara. Durup dinlenmeden, n tane basamağı çıkıp koyveriyoruz kendimizi aşağıya, sonra 7 yaş coşkusu ile bir daha kaydırağa, sonra bir daha. Takribi 1 saat kadar sonra, kaydırak başında, simitleri tutan görevli genco dedi ki "abi bişey soracam, siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? ben sizi izlerken öldüm yorgunluktan" lafa tutma kardeş dedik, yarım saatimiz kaldı, 15 kere daha kayıp hemen kaçmamız lazım, çocuklar uyanacak ve memeleri klordan arındırmamız lazım.

O tatil, kocaman bir "başardık" hissidir. Çocukları evde bırakıp da dışarı çıktığımız ilk ve son tatildir. Aklımda tek bir tasa anısı bırakmayan nadir tatillerdendir. Daha da güzellerini yaşayacağımıza dair umut dopingidir. Şu güne kadar sayısız kez, uçağa, hızlı feribota, normal feribota, dolmuşa, otobüse,metroya, her marka arabaya çocuk bindirebilmemizin mihenk taşıdır.

Marmaris ile ilgili aklıma gelenler o güne kadar "English breakfast, Steak with mushrooms 25 €, Gucci, Armani, Dolce Gabbana t shirts 3 for 10 $" iken şimdi hep fonda Yunanca bir şarkı, Hanımeli kokusu, ışıklı liman görüntüsü, kızarmış ekmek kokusu ve en yakın arkadaşım en büyük aşkım çıkarsamasıdır.

Barba my friend, Güney' in rakısına buz atacağım, Nisan' ın boynuna tezgahtan gümüş nazarlık takacağım günlere kadar varolman dileğimle. Bir resim kadar renkli ve kulaklığımda çalan bir müzik kadar canlı ve fişsizsin hala anılarımda.












11 Eylül 2008 Perşembe

AnneM



Ben annemi hiç ağlarken görmedim. Sert mizaçlı filan değildir. Neşelidir, enerjiktir ve herşeyin ötesinde her zaman mantıklıdır. Rahman ve rahim olandır bir nevi. Her şeyi bilir, hisseder ve ancak talep edilirse müdahale eder. Hayatı kolaylaştırandır. Ama tam da bu sebeplerden, ne zaman hasretle yandığını, ne zaman üzüldüğünü anlayamam. Üzüntüden ağlatmadım pek annemi. Üniversiteyi kazandığımda, 4500 kişilik karma yurda beni bırakıp gittiklerinde, teyzem telefon edip ağlamıştı hatta annemin yerine de. "Annen ağlayamaz birtanem ama ben perişanım, nasıl yapacaksın oralarda bir başına" diye.

İnsan annesini ağlatmak ister mi? Ben içten içe istemiştim zaman zaman. Mutluluktan ağlasın istedim, beni çok özlediği için ağlasın. Ki ben annemin sevgisini içim acıyana kadar hissedeyim. Öyle bir an yaşayalım ki, ben hatırladıkça gözlerim nemlensin, içimde bir yerler tırnak izi gibi çizilsin. Okulu bitiriyorum 4 senede dedim, çok sevindi ama mantıklıca dedi ki; "Kendini üzme, yıpratma bitsin diye. Çok güzeldir öğrencilik, acele etme. 1 sene daha gücüm yeter seni okutmaya, bunun için çalışıyorum ben" İş buldum. İlk işim. Annem atladı geldi. Kendimi iyi hissedeyim diye yemek ısmarlattı kendine, kızının ilk maaşıyla ve bana takım elbise, gömlek hediye etti.

Evlendim, kına gecesi filan istemedim. Oldum olası hazzetmem adetlerden. Her memleketinki bin türlü. Hem insanın enerjisi kalmıyor sonra düğüne. Kuafördü, fotografçıydı uğraştık, annem "biz evde olacağız, eve gelin oradan konvoy yapar gideriz isterseniz" demişti. Benim bekar evime bir döndük ki, sevdiğim herkes orada, bütün akrabalar, arkadaşlar, Erdem' in tüm akrabaları. Şimdi ağlar dedim gelin arabasına binip evden tekrar çıkarken, baktım balkonda neşeyle el sallıyor bir yandan da eliyle saçın çok güzel olmuş işaretleri yapıyor.

Hamileyim dedim telefonda, nutku tutuldu. Sesini iyice anlayabilmek için kulağımı ahizeye yapıştırdım; titriyor mu diye. "Çok sevindim, bu ne güzel süpriz. Dilim tutuldu. Dur babana söyleyeyim, sakinleşince ararım seni geri" dedi.

Ama hiçbir anne kızını hayalkırıklığına uğratmıyormuş bunu öğrendim. Daha ikibuçuk senelik anneyim, tek bir kelime değilmiş annelik bunu öğrendim. Onun yaşadığı bir koca hayat kendinin, bir koca hayat da benim. Hiç bensiz olmadı ki doğdum doğalı. Ne çektimse aynını yaşadı. Çoğunda benden de güçlü olmaya çalışarak, bendeki yaşımdan gelen mantık eksiğini, beni üzmeden kapatmaya çalışarak, arabuluculuklara soyunarak, mutluluğuma giden yolları bulmaya çalışarak, beni benden çok sorgulayarak ve sakınarak, uzak bile olsa yanımda hissedebilmem için çabalayarak. Ve ben şimdi kalkıp bir tutamam kendimi onun 30 senelik emeği ile.


Ben daha onun bana yaşattığı şu mutluluğu çocuklarıma yaşatmadan kendimi onunla kıyaslayamam. İşte ömrümün sonuna kadar aklıma kazıdığım işbu resimdedir o mutluluğum. Annemi ağlattığım andır.


İlk torunlarını kucaına sağsalim verdiğim an. Ve annemin gözlerinde gördüğüm; benim sağlıklı olmamın rahatlaması, anneanne olmanın inanılmazlığı, kucağındaki torununun küçücüklüğünün şaşkınlığı, yeni bir hayata başlamanın heyecanı, 27 yıllık emeğin en elle tutulası neticesini kokluyor olmanın hissi, annemin annelik sınavının son kertesi.

Ağlamadan bakamadığım tek fotoğraftır; onun gözyaşlarını tutmaya çalıştığı anların en başarısızı.
İçimdeki tırnak izi acısıdır.
AnneMdir.

7 Eylül 2008 Pazar

Değiş Tonton




Hamilelik acaip bir şey. Bazen erkekler için üzülüyorum böyle bir şeyi ıskaladıklarından dolayı. Sonra hemen geçiyor gerçi üzüntüm. O da eksik kalıversin.

İçinde ve adında "anne, çocuk, ebeveyn" geçen bütün dergilerde hamilelik hep yüce ve mucizevi bir his olarak tanımlanıyor. Cidden öyle. Ama pek çok kadın da hamilelik üzerine düşündükçe dehşete düşüyor. Şöyle ki; içimizde bir canlı yaşıyor. Hayatı tamamen bize bağlı. Öylesine bağlı ki, markette düşüncesizce kaldırılan bir deterjan paketi, içilen bir kadeh alkol, bırakılamayan sigara o içimizdeki mucizenin ve bizim geleceğimizi tamamen karartabiliyor. Hayatı özgür yaşamaya alışan bir kadın için doktorun ilk günden koyduğu yasaklar da travma yaratıyor. İçki, sigara, sakatat, midye ve deniz böcekleri, konserve, donmuş gıda, ketçap mayonez gibi katkılı gıdalar, asitli içecekler, sucuk, sosis muhteviyatı yiyecekler, güvenilirliği kesin olmayan lokantada yenen yemekler vesaire vesaire yasak. Ne zamana kadar ve nasıl sevişileceğini doktora danışmak gerekiyor. Yavaş yaşamaya alışmak gerekiyor, herşey yavaşlamalı. İstemeye alışmak gerekiyor. "Bana bir bardak su getirir misin anne?" "Canım, belime bir yastık daha koyar mısın?" Bu isteme hali tercih edilebilir bir nazlanma ve şımartılma hali olarak lanse ediliyor. Oysa benim gibi "ele iş buyurup 10 dakika tarif edeceğime, kendim hallederim iki saniyede" ekolünden bir kadın için gerçekten ızdıraba dönüşebiliyor.
Öte yandan hayal dünyası alıp başını gidiyor insanın. Yepyeni bir insan çıkacak ortaya. Aşık olduğumuz insan ile puzzle yaparken bile zevk alıyorken, ortaya çıkacak bu eserde ise hem ondan hem bizden ortak bir şeyler olacak. Ve bu "çekme"ler hep süprizle girecek hayatımıza. Doğduğunda babaya benzeyen burun, ilkokula başlarken annesinin tıpkısına dönüşecek. Çocukluğu babasının iştahsızlığında geçerken, ergenliği annesinin ekşi yeme sevdasına dönecek. Hiçbirşey belli değil. Ama her olasılık gülümsetiyor.

Doktor bebeğin kalp atışlarını ilk dinlettiğinde anne-baba oluyor insan. Elinden gelse pamuklara sarar insan o koca göbeğini, yeter ki kuzucuğa bir zarar gelmesin. Sonra ilk kıpırtılar başlıyor. Bu kıpırtıları doğru mu hissediyorum diye herkese soruyordum. "Nasıl bir hareket bekliyoruz ilk?" En güzel ve gerçeğe en yakın cevap anneannemden gelmişti. "Kuzum, böyle biri içinde gözlerini açıp kapatıyor da, kirpikleri içinde bir yere değiyor gibi ya da kelebek yavaş uçarken kanatları değiyor gibi" Son aylarda iyice belirginleşiyor hareketler, dışarıdan bile görünüyor. Ben bizimkilerin dirseklerini üç parmağımın ucu ile tutabiliyordum karnımın dışından.
Öte yandan, hamileliğin nasıl geçeceğini % 50 fiziksel özellikler ( acı eşiğinin yüksekliği, bulantı yaşanmaması, sorunlu gebelik olmaması vs) % 50 sini de baba adayı belirliyor. Kadın olmaktan öte, hangi insanın vücudunu 9 ay gibi kısa bir sürede tanınmaz hale getirirseniz getirin travma yaşanması kaçınılmazdır. Hatta vücuttaki değişimlerin bazısının kalıcı olacağını da biliyorsunuz. Neden Angelina Jolie' nin, Gülben Ergen' in başına gelmiyor bilmiyorum ama kadınların çoğu bu süreçte çatır çatır çatlıyor. Karın, bel, basende yol yol izler oluşuyor.Göğüsler 3 bedene kadar büyüyebiliyor. O koca göbeği taşımak da represant çantası, laptop taşımaya benzemiyor.



Son aylarda karnım o kadar büyümüştü ki, göbek deliğim bir çay tabağı şekline gelmişti. Derim inanılmaz parlak ve inceydi. Saydama yakın bir görüntüsü vardı. Doğuma yakın dönem sanki bir işe yarayacakmış gibi çatlak önleyici krem ve ovadril sürüyordum tüp tüp. Delice kaşınıyordu çünkü. Her an doğurabilirim diye maaile bizim evde yaşıyorduk. Babam ben krem sürerken bakamıyordu. Krem tüpünün köşesi değse balon gibi patlayacağımı düşünüyordu.


Bebek doğum kanalına inmeye başladığı dönemde kasıklarımdaki kemiklerin ( kitaplarda pelviste açılma diye geçer) ayrıldığını hissediyordum yattığım yerden. Karnımın çatlamasının sesini bile duyabiliyordum sanki.




İşte baba burada gösteriyor babalığı, sevgililiğini. Minnettarım kocama çünkü aynalara inat hiç bir balon gibi hissettirmedi bana kendimi. Öyle içten ve tatlı yalan söylerdi ki, aynalara, basküllere değil ona inanırdım. "Yanakların ne tatlı oldu senin, ohh öptükçe öpesi geliyor insanın." "Doğumla beraber göbek gidecek sen rahat ol, bak kolların hala incecik" "o kadar güzel yürüyorsun ki badi badi, yorulacağından korkmasam sen yürü ben seyredeyim diyeceğim" " Saçların parlıyor resmen, çok yaradı hamilelik, o kadar güzelleştin ki" Bunlar aslında ay parçarçasısın ama dolunay demek ama çocuklar 1 yaşına geldiğinde hamilelik resimlerime bakarken ancak idrak edebildim o dönem dehşet bir şişko olduğuma.




Lohusada yaşanan ağır depresyonda da eş faktörü, kadının anneliğe hazır olup olmaması kadar önemli bir etken bence.
Doğumdan sonra tebriğe gelenler henüz doğuma girmedim sanmışlardı. O göbek gitmedi. Hem de hiç gitmedi. Uzun bir dönem taşıdım. Hatta işe dönmeden önce kıyafet almaya gittiğimde satış görevlisi " fazla dar olmasın aman, bebeğe zarar gelmesin" demişti. Boğarım seni şıllık diyemedim tabi.

Bu dönemde de sevgilim hep yanımda, faydası çok sonra farkettiğim görünmez bir teselli abidesiydi. Normalde aramızda 30 santim boy ve bir 30 da kilo farkı olmasına rağmen doğumdan sonra onun şortlarına giremiyor, t-shirtlerini sündürüyordum. O ise buna "Tanrım benim t-shirtümü giymişsin, çok hoşuma gitti. Neden bunca sene bir kere bile giymemişsin ki! Çok seksi olmuş" tavrı ile yaklaşıyordu. 36 beden hiçbir kıyafetimi kaldırmama izin vermedi. "Şimdi kaldıracaksın, 2 ay sonra bir daha çıkaracağız, hiç uğraşma" diyordu. Ben de ayları saymadan inandım o 2 ay hikayesine. 44 beden bir kot aldık bana. "Ohh ve özlemişim sevgilimin böyle sportif hallerini" dedi. 44 beden bir kıçla ne kadar sportif göründüğümü sorgulamama fırsat bile vermedi. İşbu sebeplerle benim mahalleme uğramadı lohusa depresyonu. 2 kere karabasan gördüm, İkisinde de başucumda bekliyordu. Bir tufan değil de hafif bir meltem gibi geçti gitti lohusa. Ben onu sevdim o da beni. O kadar ki lohusalık dönemi 6 hafta sürer derler bende 3 ay kadar kaldı yatıya.

Sonra cidden gitti kilolar, çatlaklar kaldı. Ama hala aynı sevgililik müessesi devam ettiği için, batman yumruklamış gibi olan göbeğimle ben, bikinimi çekip sahilde yürüyüşe çıkabiliyorum.
Hamilelik bana hiç koymadı. Dehşete düşmedim aslında hiç. Çok hazırdım o zaman anneliğe, çok istemiştim, milyarlarca hayalim vardı. Ne ağrısı sızısı ne ameliyatı büyüdü gözümde. 39. haftada sezaryanla doğum yaptım. İkiz için çok ama çok iyi bir tarihti. Ve benim üzüldüğüm suyumun bile gelmemesi oldu. Tam bir doğum anı yaşamadım sanki. Ama çok neşeli olduğumu hatırlıyorum. Olanca sırıtmamla düğüne gider gibiydi doğuma gidişim. Doğum sonrası da ne ağrı ne sızı. Epidüral anestezinin etkisi 2-3 saate geçer, o zaman biraz kalkıp 10 dakika yürüyün sonra yatarsınız dediler. 2 saat sonra bir kalktım ve şu 2,5 sene zarfında da bir daha asla eskisi gibi yatmadım.




Annelik bir nevi enerji altın vuruşu. 1 sene kadar hiç uykuyla geçen geceler, susturulamayan çaresiz ağlamalar, aşılar, bakıcı krizleri, herşeyi en iyi bilen eş dostun ziyaretleri ve bitmez nasihatleri, kalabalık aile yaşamına geçiş, iş yerinde "bu kadar zamandır yoksun ama hadi gene geç çalış bakalım" havaları ama gene de geriye dönüp bakıldığında kocaman bir mutluluk. Hiçbir yorgunluğu hatırlamıyorum. Hiçbir ağrı sızı anım yok.




Geçen gün kuzucuklarıma en tepedeki raftan oyuncak indirecektim. İkisi bir dediler ki " sen küçücük bir annesin, düşeceksin. Babam kocaman bir baba, o gelince alsın"


İşte o iki kirpik kıpırtısı, kelebeğin kanat çırpışları dile gelmiş, anne gene küçücük, baba kocaman. Hayat rayına girmiş, ama lunaparktaki radarın rayı. Her an süpriz, hep adrenalin, yüksek sesli müzik, şamata, eğlence, kahkaha...

6 Eylül 2008 Cumartesi

Ceberrut

Mevzu Nisan ve Güney'le doğrudan ilgili değil gibi, öte yandan hamilelik de dahil son üç küsür senede Nisan ve Güney'le ilgili olmayan ne var ki?
Cep telefonuyla ilk karşı karşıya gelişim 95 ya da 96 senesinde, Bornova Anadolu Lisesi'nde voleybol oynarkene; hasbelkader BAL'a yolu düşmüş bir velinin elinde gördüğüm andı. O dönemde cep telefonunu züppelik emaresi gibi gören 16 yaşında veletler olduğumuzdan kelli, oyunu bırakmış dayının etrafında halka oluşturmuş, telefonla konuşmaya çalışan biçare amcanın çevresinde döne döne "Pınarbaşı burma burma" söyleyerek hem delice eğlenmiş, hem de şaşkın amcanın telefon konuşmasını sabote etmiştik. Var mıydı öyle uluorta zenginlik gösterisi yapmak? Mahalle baskısının hasını koymuşuz ya ortaya bok kadar boyumuzla.
Bu olaydan yaklaşık iki sene sonra, İstanbul'da öğrenciyken, ailemle görüşme sıklığımı o zaman pek yaygın olan kontörlü telefonculara gidişim belirler, ikimiz de ev-cep hiç bir telefona sahip olmayan bir çift olarak sevgilimle birbirimizi saatlerce beklerken randevulaşılmış yerlerde ; İzmir'den bizimkiler bir haber yolladı. (Mektupla mı nasıl artık hatırlamıyorum.) "Siemens'in kampanyası varmış, çamaşır makinesi alana telefon+sim kart+bağlantı ücreti bedavaymış. E biz de makineyi değiştirecektik zaten. Kullanırsan telefonu sana..."
Ne kadar ilginç geliyor 2008 yılında bu cümle. 10 yıl olmamış halbuki, hızlıca sayalım absürdlükleri. Birincisi, şu an bizim hayrımıza yumurtlamadığını bırakmayan operatörler bağlantı ücreti ve sim kartı iki ayrı kalem gibi satardı o zaman. Biri olmadan diğeri olacakmış gibi. Havayolları şirketlerinin havaalanı vergisini ayrıca yazmalarından dört kat daha üçkağıt içeren bir numaraydı. İki, bir anne 18 yaşındaki oğluna telefon alacak, faturasını kendisi ödeyecek ama oğlunun gazabından korkuyor "Kullanırsan" diyor, rica-minnet. E jandarma, sosyalistiz. Üç, ilk kez telefon alınacak Siemens ne :)

Bir iki ay sonra geldi telefonum, PIN kodu, PUK2'nin yazılı olduğu karton parçası falan hep içinde. "Aman şöyle şarj olmadan açma, böyle düğmelerine sert basma" hassasiyetindeyiz. Ev rutubetten geçilmiyor. İlk mesajımı kuzen atmış, açar açmaz öttü telefon. Ama mesaj ne, zarfa nasıl basılıyor fikrim yok. Niye öttüğünü de anlamadım. Bir baktım telefonun ana ekranında Turkcell yazısının altından kelimeler akıyor 1 karakter/saniye hızla. "Sevgili Erdem, yeni telefonun hayırlı olsun..."falan filan yazıyor. Siemens'in kolay mesaj okuma özelliği. Zağar annemler cümle aleme lansmanını yapmış yeni numaramın :) Tabi 120-130 karakterlik mesajın milim milim akışının bitmesi iki dakika sürmüştür. Allahıma heyecanlandım. Elektronik-Haberleşme mühendisliği ikinci sınıf öğrencisiyim o sıra.

O telefon iki seneye yakın elimdeydi herhalde. Yassı, üzerine basılmış gibi. Milletin elinde eğimli Nokia'lar, kütük Ericsson'lar falan var. Ben daha bir özgün duruyorum "ciuv ciuv" melodilerimle. Gel gör ki bu özgünlük, değişmesi namümkün anteninin üzerine oturup kırmamla elimde patladı. (Götümde patladı yazmalıydım, ayıp olur kaygısı güttüm.) Çekmemeye başladı bizimkisi. "b..de...ni...ço...yor...um" temalı konuşmalar gerdi bizi; para da yok. Bir İzmir öze dönüşünde anneyle Kıbrıs Şehitleri'nde bir telefoncuya girdik.

O günlerde reklamı çok çıkıyordu. Alcatel One Touch Pocket. Yassı olmaya o da yassı. Hatta en şekilsiz telefon. Ortaokul geometri dersinde yamuk öğretirlerdi (trapezoid). Aha da aynısı. Ama reklamına bak, aklın durur. İnce, titreşimli, saatli, kalem pille de çalışıyor istersen (nefis bir özellikmiş bu be ya). 59.999.999 TL idi hatta. 55'e vermişlerdi. Alcatel'in One Touch furyasının amiral telefonuydu.

Ama kimsede olmayan bir telefonu almak hata o dönemde. Anlatamazsın. İkincisi yassı yassı nereye kadar. Üçüncüsü deminkiyle aynı cevap, telefon alıyorsun Alcatel ne iş:)


Telefonun en uçuk özelliği de tuş kilidinin 159 tuşlanarak açılmasıydı. Oradan "1-5-9 insanın yanlışlıkla götüyle basmasının en zor olduğu tuş kombinasyonudur" gibi mühendisvari sonuçlar çıkaracak kadar yanlıştım. Zira Siemens'in antenini kıran götüm tuş kilidini açmaktan daha büyük başarılara imza atıyor, bu sefer de arka cebimdeyken üstüne oturduğum One Touch Pocket'ın kristal ekranını kırıyordu. Ama telefona bir şey olmadı. Ekransız bir cep telefonuyla karşı karşıyaydım. Kütür kütür de çalışıyordu. "E nasıl kullanıyorsun" hoyratlığına ukaladan cevaplar patlatıyordum. "Ev telefonunu nasıl kullanıyorsun ekransız, numarayı çevir ara, çalarsa aç". Gelen mesajı da iletmek için gerekli tuş kombinasyonunu ezberlemiştim, o an yanımda kim varsa ona iletip o telefondan okuyordum. Bir müddet böyle idare ettim. Eve de söylenmiyor sizin sermayeyi bağladığınız makineyi çatlattım diye. Canıma tak edince, Gittim Etiler'de Genpa Menpa öyle bir yere. Telefonun ekranını yaptıracağım. Verdim telefonu kıza, baktılar. "Ekran değişecek" dediler. İyi değiştir, kaç para? 63 milyon, telefonun yenisi kaça? 52 milyon. Ben sana daha enaktarın neyini kodlayayım, böyle iş mi olur keriz bulun beraber takılalım? Memnundum da Alcatel'den. Gittim 48'e mi ne, yenisini aldım. Aynından.

Alcatel(2)'yi, aldıktan bir süre sonra halamı görmeye gittiğimde, kanepede uzanmış telefonu halıya yatırayım derken orada bizim kuzenin kızının oynadığı küçük tastaki suyun içine koydum salak gibi. Yarım saat marine oldu senin One Touch. Bir farkettim, panikle pili çıkar, kaloriferde kurut murut. Allahıma çalıştı. Helal lan sana Alcatel, ekran dağıldı çalıştı. İç dış yıkadık çalıştı. Üç dört ay idare ettik ki, bir sabah bizimki Mortingen Strasse. Etiler'deki dalganın yerini biliyorum. Ama bu sefer yemem öyle kolay kolay. Dedim garantisi var bunun, nasıl işse bir sabah aniden sen kapan...Kız aldı (aynı kız), içeri gidildi gelindi. Sıvı kaçmış içine dedi. 40 milyon da masraf. Yemezler, çakalım ya. "Elektronik Mühendisliği'nde okuyorum" dedim her ne kadar Fizik 1'den üç senedir geçememişsem de. Bi bakayım şuna, telefonu gösterdiler, bak görüyormusun regülatör devrede korozyon falan diyor. Regülatörün ne olduğunu bilsem işim ne oralarda? 40 kağıt çok geldi. Gittim öbür kuzenin uzun dikdörtgen Siemens'ini istedim. Iskartaya çıkarmıştı.

Renkli ekran sözde. Renkli dediğimiz de, bizimkisi yeşilimsi ekran üzerine siyah harf ise, bunun yeşilimsi ekran üzerine alacalı bulacalı renkler. Bir de solda bir tuş var, basınca 6 saniye ses kaydı yapıyor. Zaten kuzen de biraz kullanmış, çekmiyor. Uzun ince bir şey. 98 yılına göre iyiydi de, 2000 olmuş sene. Elvis modelinde gezer gibi hissediyorsun o janjanlı ekranıyla. Çekmiyor diyorduk ama 17 Ağustos depreminde Beşiktaş İskelesi'nde insanlara ulaşmaya çalışırken tek başarılı aramayı da bu arkadaş gerçekleştirmişti.

Kendi bütçemle bir telefon alacağım ya, yine ucuza kaçtık mecbur. Marka, kaliteyi bir kenara bıraktık. Fiyat ve özellik katsayısına bakıyoruz. Hop Siemens C35. Ufacık, T9 var. Bir iki çeşit grafik tabanlı öge var. Mesaja kalp malp ekleyebiliyorsun. Herkes birbirine 5110'ları aracılığıyla harflerle üretilmiş kollarını açan ayıcıklar falan gönderiyor SMS yolu ile. Bizim neyimiz eksik?



10 numara telefon idi. Ta ki aldığımın sekizinci gününün sabahında ekranında Japoncamsı karakterler görünüp, kilitlenip bir daha açılmayana kadar. Aldığım yere gittim. "Abi Siemens 15 günde bir geliyor buraya, bence sen götür Kozyatağı'nda Siemens'e. Daha çabuk hallolur" dedi. Kozyatağı'na atladım gittim. Telefoncu abi diyor ama Fizik 1'den hala geçememişiz. Sene 2000 falan. Kozyatağı Siemens'in önünde 75 milyon Siemens mağduru can çekişiyor. Q matic'ten numara alıyorsun, sayaç 17'de sana 430 veriyor. Oturdum bekliyorum. Bir çocuk inleyerek "Abi sakın bırakma makineyi, vermezler geri. Ben iki aydır her gün geliyorum" dedi. 315'ti numarası, imrendim.

O gün sıra geldi bir biçimde. Kıza verdim cihazı. "Siz bunu bırakın biz sizi arayalım"dedi.

"Nasıl arayacaksınız, başka telefonum yok. Benim dünyaynan bağım kopacak"

"Yedek telefon verelim size?"

"Oluur."

Bir makine verdi. Benim ilk 5 telefonumun toplam ağırlığından ve hacminden fazla.

"Hanfendi bu olmaz. 8 günlük telefonun dengi mi bu?"

"Ama kem küm.."

"Şu masadaki telsiz telefonla bir arama yapabilir miyim?"

Ayşen'i aradım. O zaman çıkıyoruz. Böyleyken böyle, bir laf kalabalığı yapsan be hayatım deyip; sekretere verdim hattaki Ayşen'i.

Ayşen cilalıyor. Tüketici haklarıyla ilgili çalışan avukatım. Müdürünüzü bağlayın. Müdür geldi telaşla. Ayşen devam ediyor, elimizde Siemens'le ilgili bir sürü dava zaten var; müvekkilime destek olursanız belki bu mahkemelerde heyete sunacağınız iyi hal örneği olur. Yoksa davalarda zaten yandığınız kadar yanmışsınız. Müdür saygılar sunarak kapattı. Aldı telefonumu, 10 dakika sonra geldi.

"Telefonunuzun işlemcisini bilmemnesini komple değiştirdik. Tuş takımınız da biraz eskimiş. He he, onu da yeniledik. Hediyemiz olsun. Avukat hanıma saygılarımızı iletin lütfen."

Oh. Atladım Kozyatağı'ndan otobüse. Eve gidip Fizik 1 çalışayım. Vize var.

Bir kaç ay sonra, Ali Sami Yen'de İstanbulspor maçı. Ayşen o zaman İzmir'e taşınmış okulu bitirip. İşyerinden eğitim ayarlamış, İstanbul'da. İki arkadaş daha var. Maça gittik. Benim kombine var da, diğerleri için bilet sırasına girdim. Tam sıra bana geldi oh derken, hop bir temas hissettim. Elimi cebime attım telefon olmuş poyraz. Arkamdaki kıpır kıpır elemanı tuttum yakasından. "Ver lan pezevenk." "Abi ne diyorsun." Üstünü bir yokladım, yok telefon melefon. Nerden bileyim. Kuyruğa 3-5 kişi girip, elden ele yaparlarmış tırnaklanan telefonu. Gitti gider.

Hayatım kaymış telefona para vermekten, gittim ikinci elciye. Panasonic GD 52 diye bir şey var. Küçücük, her numarası var. Fiyat da kelepir. Tiko verdim parayı çıktım. Fizik'ten de geçmişim mis. Okul bitene kadar götürdü beni Panasonic. Güreş ata sporudur.




Okul bitti. İzmir'e gittik, bir biçimde hop 482. Ulaştırma Hafif Oto Taburu Ilıca Erzurum. Götürmedim telefonu. Nişanlıyız, aşığım, ayrıyım. Ankesörlünün önüne kurdum tezgahı. Günde yarım saat konuşuyoruz. Sayılı gün nah çabuk geçer. 215 günü de yedik ama. Döndüm. Bizim Panasonic işlemeyen denir hesabı pas tutmuş.

İşe girmişim elim para tutuyor. Gittik Bornova'ya. Sevgilinin çok memnun olduğu Nokia 3510'la girdik bu aleme. İlk kez pazar payı binde birin üstünde olan bir telefonum oluyor boru mu? Şarj aleti derdim bitiyor :)



İki seneden fazla götürdü bizi. Wap'a falan giriyordum, Kızılırmak melodileri indirmişim. İyi taşıdı beni. Hıyarız ya,bir sinir anında aldım çaktım yere. Yüz kere Fizik 1 almışsın, momentum diye bir şey var tabi. Kapak bir yere, pil bir yere. Çalışıyor ama çekmiyor.

Girdik bu sefer Sony Ericsson alemine. Şirketin de inceden sübvansiyonu var ;) Fotoğraf makinesi, bluetooth, kızıl ötesi ne demek öğreniriz peyderpey. T630, hey yavrum hey. Fotoğraf makinesi yalandı, mp3 çalmaz, artırılabilir hafızası yok bilmem ne. Donanım foruma döndürdüm burayı ama iyi telefondu. Nisan ve Güney'in doğduğu gün onunla aldık tebrik mesajlarını.

Konuyu Nisan ve Güney'e bağlamışken burada keseyim. Sonraki post'ta biraz daha SonyEricsson anlatıp bitireceğim. 98'den 2005'e geldik zaten. Bir şey kalmadı.

Saf gibi telefon modellerimi sıralayıp gitmiş olmayayım diye artistik mesajla sonlandırayım tüketim toplumu falan. Anladın mesajı, verdim farzet.